1. Asya-Pasifik Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi

Diyanet İleri Başkanlığı Tarafından Organize Edilen 1. Asya Pasifik Ülkeleri Müslaman Dini Liderler Zirvesine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Yardımcımız Numan Kurtulmuş, Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez’le Beraber Vakıf Heyetimiz de Katıldı

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen ‘I. Asya ve Pasifik Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi’ İstanbul’da başladı.

İstanbul Conrad Otel’de Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in katılımıyla açılışı gerçekleştirilen zirve, ‘Kesret İçinde Vahdet: “Hikmet ve Barış’ı Birlikte Düşünmek’ başlığı altında toplandı.

Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünce düzenlenen ve dört gün sürecek zirvenin açış konuşmasını yapan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, sözlerine başlamadan önce Ankara’da meydana gelen terör saldırısında hayatını kaybedenlere rahmet dileyerek katılımcıları Fatiha okumaya davet etti.

Toplantıda Sayın Cumhurbaşkanımız ;

12 milyon insan şu anda Suriye’de evlerinden kaçmış durumda. içinde bulunduğumuz karamsar tablodan bizi selamete çıkaracak İstişare mekanizmasının işletilmesi, ekonomik, etnik ve sosyal sorunların çözülmesinde yardımcı olacaktır. Dünya küçülürken sınırlar anlamını kaybederken ne yazık ki müslüman toplumlar arasında yeni sınırlar, yeni duvarlar örülüyor. Müslümanlara karşı sistematik bir karalama kampanyasının küresel ölçekte yürütüldüğünü hepimiz biliyoruz ama bu algıya yol açan hataları da görmezden gelemeyiz.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş ;

İslam dünyasının derin acıların ve hüzünlerin içerisinde olduğunu belirterek, “İslam coğrafyası, siyasi olarak bir bölünmenin içindedir. İslam coğrafyası, fikri olarak bölünmenin içerisindedir ama İslam dünyası hepsinden önemlisi zihni bir bölünmenin içerisindedir ve bunları tedavi edecek de başkaları değildir” dedi.

Kurtulmuş, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Asya ve Pasifik ülkelerinde yaşayan Müslümanları temsil eden dini lider ve temsilcilerin katılımıyla, “Kesret İçinde Vahdet: Hikmet ve Barışı Birlikte Yeniden Düşünmek” temasıyla düzenlenen “1. Asya-Pasifik Ülkeleri Müslüman Dini Liderler Zirvesi”nin açılışında yaptığı konuşmada, katılımcılarıİstanbul‘da görmekten memnuniyet duyduğunu söyledi.

Asya-Pasifik ülkeleriyle aradaki mesafeye rağmen kültürün ne kadar iç içe olduğunu, üç mezarı ziyaret ettiğinde çok iyi anladığını belirten Kurtulmuş, bu mezarların Pakistan‘ın büyük mütefekkiri ve şairi Muhammed İkbal‘in, Açe Sumatra İslam Sultanlığı Sultanıİskender Muda’nın ve Abdürreşid İbrahim’in Tokyo‘daki mezarı olduğunu aktardı.

Kurtulmuş, şöyle devam etti:

“Aslında ne kadar uzak görünürsek görünelim, Asya-Pasifik ülkeleriyle Osmanlı’nın merkezi olan bugünkü Türkiye toprakları arasında ve geniş coğrafyalarımız arasında çok derin, tarihi ve kültürel bağlar var. Bu bağlar, modern zamanlarda, hele hele postmodern zamanlarda çokça unutulmuş vaziyette.”

“İslam dünyası, bugün derin acıların içerisindedir”

İskender Muda’nın o zamanlarda Açe halkı adına geliştirdiği ilişkilerden bugün Türkiye‘ninaydın ve entelektüellerinin bile bihaber olduğunu kaydeden Kurtulmuş, Abdurreşid İbrahim’in varlığından, mücadelesinden de çoğunun habersiz olduğunu dile getirdi.

İslam dünyasının çok daha fazla yakın ilişkiler geliştirilmeye muhtaç olduğu bu dönemde tarihten beri var olan değerlerin ortaya çıkarılması gerektiğini vurgulayan Kurtulmuş, o günün ilişkilerinin bugünün şartları içerisinde çok daha güçlü bir şekilde geliştirilmesi mecburiyeti bulunduğunu bildirdi.

Kurtulmuş, bilimden sanata, siyasetten kültüre, eğitimden turizme kadar her alanda sadece siyasetçiler, devletler ve hükümetler arasında değil halklar ve milletler arasında yakın bir diyaloğu hızlandırmak mecburiyetinde olduklarını aktararak, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Böyle yapabilirsek İslam coğrafyasının karşılaştığı derin sıkıntıları hep beraber aşabilmemizin mümkün olacağını düşünüyorum. İslam dünyası bugün derin acıların, derin hüzünlerin içerisindedir. İslam coğrafyası siyasi olarak bir bölünmenin içindedir. İslam coğrafyası fikri olarak bölünmenin içerisindedir ama İslam dünyası hepsinden önemlisi zihni bir bölünmenin içerisindedir ve bunları tedavi edecek de başkaları değildir. Bu salonda bulunanların temsil etmiş olduğu insanlardır. Bugün Filistin‘de, Burma’da yaşananları, dünyanın birçok yerinde, Müslümanlara karşı Suriye‘de yaşananları, sadece ibret vesilesiyle anlatmak ve bunlar üzerinde konuşmaktan öte, böyle durumların ortaya çıkmaması için neler yapabileceğimiz konusunda çok gayretli bir cehdin içerinde, çok ciddi, çok derinlikli bir müzakerenin içerisinde olmamız gerekiyor. Onun için bu toplantının sadece tanışma, bilişme toplantısı olmanın ötesinde bu cehdimizi ortaya koyabileceğimiz önemli toplantılardan birisi olmasını temenni ediyorum.”

Başkan Görmez’in zirvenin açılış programında yaptığı konuşmasından önemli satır başları şöyle;

“Bu toplantımızın en önemli gayesi, marifet alış verişinde bulunmaktır…”

Bu toplantımızın en önemli gayesi, aramızdaki tearufu, muarefeyi temin etmektir. Buradaki tearüf, sadece tanışmak ve bilişmek değil, marifet alış verişinde bulunmaktır. İslam bizleri kardeş yaptı. Hiç birimizin diğerinden üstün olmadığını bize öğretti. Rengi, dili, ırkı, coğrafyası, serveti, makamı ne olursa olsun her Müslümanın Allah katında eşit olduğunu, tek üstünlük ölçüsünün de takva olduğunu bizlere öğretti. Sevgili Peygamberimiz Müslümanları bir bedenin azalarına benzetti. Herhangi bir organın çektiği acıya bütün organların iştirak edeceğini ifade etti. Komşusu açken tok yatan bir kimsenin; kendisi için istediğini başkası için de istemeyenin kamil bir mümin olamayacağını belirtti.

“Bu iletişim çağında bölgelerimiz arasındaki bu kopukluk ve iletişimsizlik hali anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değildir…”

Sadece sahabenin de dâhil olduğu ilk üç nesil döneminde ve Abbasiler devrinde değil, yakın zamanlara, geçen yüzyıla kadar ilişkilerimiz devam etmiştir. İslam hilafetinin temsilcisi Osmanlı Devleti, Asya-Pasifik ilişkilerine ait dikkat çekici örnekler vermiştir. Osmanlılar o devirde yakın ve sıcak ilişkiler tesis edebilmişken bu iletişim çağında bölgelerimiz arasında görülen bilhassa din müesseseleri ve din adamları arasındaki kopukluk ve iletişimsizlik hali anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum değildir. Biz belki son dönemlerde Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya gönderiliş ve dönüş yolundaki hazin batış hikâyesini biliriz, ancak bölgeyle ilişkiler aslında çok daha derin ve köklüdür. Bugün Tayland’da halen ortak tarih adına hutbeler okunuyorsa, Hindistan’da Türk kurtuluş savaşını desteklemek üzere Muhammed Ali konferans düzenlemişse, Deoband uleması da aynı gaye ile aynı dönemde Cemiyet-i Ulema’yı kurmuşsa, Devlet-i Âliye 16. Yüzyılda Portekizli, 19. Yüzyılda Hollandalı işgalci korsanlara karşı Açe’ye lojistik ve askeri destek sağladıysa,  “biz iletişim ve ulaşım imkânlarının fevkalade geliştiği şu dönemde niçin birbirimizden yeterince haberdar değiliz?” sualini sormak durumundayız.

“Ulus devletçilik, etnik milliyetçilik, fakirlik ve cehalet İslam’ın varlığına kasteden en büyük tehlikelerdir…”

Hollanda’nın Arnhem şehrinde bir askeri müze vardır. Bu müzede Endonezya’nın Hollanda sömürgeciliğine karşı verdiği cihadı ve kurtuluş savaşını desteklemek üzere Osmanlı Devleti’nin gönderdiği irili ufaklı toplar sergilenir ki yerel güçlerin en önemli silahları bunlardır. Geçen yüzyılda kolonyalizm, sömürgecilik ve istiklal savaşları en göze çarpan meydan okumalar olarak tarihteki yerini almışken, bu yüzyılda ulus devletçilik, etnik milliyetçilik, fakirlik ve cehalet Âlem-i İslam’ın varlığına kasteden tehlikeler olarak önümüzde durmaktadır. Ortadoğu ve Kuzey Afrika Müslüman halklarıyla Asya-Pasifik bölgesi Müslümanları bu ortak sorunlar üzerine birlikte eğilmeli ve bilgi ve tecrübe paylaşımında bulunmalıdır.

“Bizler bir vücudun organları ve bir binanın tuğlaları gibi dayanışma, yardımlaşma, her şeyden önce de iletişim içinde olmalıyız…”

Tüm İslam Âlemi ümmet nüfusunun üçte ikisinin bu bölgede yaşadığının farkına varmalı ve her alanda bu coğrafyada yaşayan kardeşlerimizi ümmetin acı ve tatlı her olayına ortak edici bir tutum ve davranış içine girmelidir. Bizler doğuya ve batıya ait olmayan ama doğuyu da batıyı da kuşatan mübarek bir zeytin ağacının yağından elde edilen bir ışıkla insanlığın gecesini aydınlatan evrensel bir kardeşlik şuuruna sahip olmalıyız. Bizler bir vücudun organları ve bir binanın tuğlaları gibi dayanışma, yardımlaşma, her şeyden önce de iletişim içinde olmalıyız.

“Bu toplantı, İslâm dünyasında yaşanmakta olan sorunları başka coğrafyalara taşıma toplantısı değildir…”

Bu toplantıyı bu gayelerle gerçekleştiriyoruz. Ancak bu toplantı engin bir tarihe, zengin bir kültüre sahip olan bir topluluğa herhangi bir düşünceyi, herhangi bir ideolojiyi empoze etme toplantısı değildir. Bu toplantı bugün İslâm dünyasında yaşanmakta olan sorunları başka coğrafyalara taşıma toplantısı da değildir. Bu toplantı uzunca bir fetret devrinden sonra yeniden işbirliği imkânlarını konuşma; dini, tarihi ve kültürel ilişkilerimizi yeniden kurma ve geliştirme toplantısıdır. Bu toplantı Asya-Pasifik ülkelerinin kendi aralarında ve Türkiye ile bu ülkeler arasında sahih dini bilgi ve söylem üretimi, din hizmetlerini asrın idrak ve ihtiyaçlarına uygun bir standartta yürütülmesi için tecrübe paylaşımı toplantısıdır. Bu toplantı din eğitimi, din hizmetleri, dini yayınlar alanındaki ihtiyaçlarımızı tespit toplantısıdır.

“Bu toplantı kardeşlik ahlakı ve hukukunun icaplarını yerine getirme toplantısıdır…”

Bu toplantı iyilik ve hayırda yarışma toplantısıdır. Bu toplantı tecrübelerimizi, birikimlerimizi paylaşma toplantısıdır. Bu toplantı kardeşlik ahlakının, kardeşlik hukukunun icaplarını yerine getirme toplantısıdır.

“Bir medeniyet, insanlığa takdim ettiği hikmeti kaybettiği zaman barışı da kaybediyor…”

Toplantımızın ana konusu “Kesret İçinde Vahdet: Hikmet ve Barış’ı Yeniden Düşünmek” başlığını taşıyor. Bir medeniyet insanlığa takdim ettiği hikmeti kaybettiği zaman barışı da kaybediyor. Barış olmadığı zaman hikmet de yok oluyor.

“Endülüs ve Maveraünnehir medeniyetlerinin çocukları bugün İslâm kimliklerini yeniden inşa etmeye çalışıyorlar…”

İslâm dini ve İslâm dünyası bugün tarihin en zor süreçlerinden birini geçiriyor. İslâm’ın büyük medeniyet havzalarından bazılarını tarihte kaybettik. Batının aydınlanmasına yol açan Endülüs İslâm Medeniyeti 8 asırlık hükümranlıktan sonra yok oldu. Bugün Kurtuba’dan, Gırnata’dan, Toledo’dan, el-Hamra’dan eser yok. Maveraünnehir’de, Horasan’da Müslümanların kurduğu büyük medeniyet, tarih içinde varlığını sürdüremedi. Merv, Rey, Farab, Buhara, Semerkant, Özgen, Merginan bugün birer ilim ve hikmet merkezi değil. Şimdi o büyük medeniyetin çocukları Orta Asya ülkelerinde İslâm kimliklerini yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Afrika İslâm medeniyeti iki yüzyıldır işgaller, sömürgeler ve fakirliğin pençesinde inim inim inliyor.

“İslâm’ın hakikatini tekeline alan, ahlak ve hukuk tanımayan kirli savaşları cihat kabul eden yanlış din anlayışları, Pasifik Asya’nın dingin Müslümanlarına bulaşmamalıdır…”

İslâm’ın ilk medeniyet havzaları Hicaz, Irak ve Şam diyarı ise son yıllarda şiddetin ve savaşların gölgesinde tahrip edildi. Bugün hala tahrip edilmeye devam ediyor. Anadolu İslâm medeniyetinin önemli bir parçası olan Balkanlar aynı şekilde yeniden ayağa kalkmayı bekliyor. Asya Pasifik Müslümanlarının, Hint Alt Kıtası, Malay ve Pasifik Dünyası Müslümanlarının, bütün bunların farkında olduğu muhakkaktır. Kardeşlerine yardımcı olmak için büyük bir çaba içinde olduğu elbette bilinmektedir. Bunu ancak ilim, hikmet ve marifeti, barış ve merhameti, adalet ve meşvereti yeniden ayağa kaldırarak başarabilir. Bizim dünyalarımızda ortaya çıkan İslâm’ın hakikatini tekeline alan, kendisi gibi inanmayanlarını tekfir eden, ahlak ve hukuk tanımayan kirli savaşları cihat olarak telakki eden yanlış din anlayışları, Pasifik Asya’nın dingin Müslümanlarına bulaşmamalıdır. Bunun için din eğitimini, âlim yetiştirme düzenini, din hizmetlerini ve dinî kaynakları tahkim etmelidir. Bugün İslam’ın evlatlarının kimi uç yorumlara dayalı din anlayışları bir yandan şiddeti, öte yandan İslam korkusunu ve karşıtlığını beslemektedir.

“Bugün ümmetin birer parçası olarak birliğimizi, bütünlüğümüzü sağlamanın gayreti ve çabası içinde olmalıyız…”

Bugün hem yakın hem uzak dostlar olarak, ümmetin birer parçası olarak birliğimizi, bütünlüğümüzü sağlamanın gayreti ve çabası içinde olmak durumundayız. Sevincimizi, hüznümüzü; darlığımızı, bolluğumuzu, maddi olarak bir arada olamasak da döndüğümüz aynı kıblenin hürmetine, okuduğumuz Kur’an hürmetine paylaşmanın derdinde olmalıyız. Bu paylaşmamızı birer ümmet eri olarak birbirimize karşı sergilediğimiz gibi, henüz Müslüman olmamış, ancak Müslüman olmayı fıtraten bekleyen milyonlarca hatta milyarlarca kardeşlerimize karşı da sergilemenin bir sorumluluk ve bir vecibe olduğunun farkında olmalıyız.

“Malay dünyası, İslam kültür ve medeniyetinin önemli saç ayaklarından birisidir…”

Biliyoruz ki, Malay dünyası İslamlaşma sürecinde tedrici, kendi halinde, sindire sindire İslamlaşmıştır. Bu süreçte özellikle âlimlerin, sufilerin, İslam’ı bir hayat tarzı haline getirmiş tüccarların ve denizcilerin önemli katkıları vardır. Bu insanlar doğuya sefere çıkıp limanlara ayak bastıklarında kısa sürede hürmet ve saygıyla anılır oldular. Bu anlamda, nasıl bizim tarihimizde Mevlana Celaleddin-i Rumilerimiz, Yunus Emrelerimiz varsa İslam kültür ve medeniyetinin önemli saç ayaklarından biri olan Malay Dünyasının da Hamza Fansurileri, Şemseddin Sumatranileri, Abdurrauf es-Singkilileri, Burhaneddin Ulakanları, Yusuf Makassarileri, Wali Songoları, Ahmad al-Fatanileri vardır. Nasıl bizim iklimlerimizde yetişen sufiler Anadolu’da, Avrupa yollarında, Kafkaslarda yol aldıysa, Malay dünyasında da benzerleri yol aldı. Çileli deniz yolculuklarını hiçe sayarak, o adadan bu adaya seve seve gönüllere İslam’ı taşımak için yelken açtılar. Elbette ki, az önce zikrettiğim isimler İslamlaşma ve İslam kültür ve medeniyetinin gelişmesinde emeği geçen yüzlerce, binlerce neferden sadece birkaçıdır. Tarihin erken devirlerinden itibaren etkileşim halinde olan Takımadalar toplumlarını ulvi bir hedefte birleştiren en önemli unsurun İslamiyet olduğunda hiç kuşku yoktur. Nasıl ki, Samudra limanında Allah’ın bahşettiği nimetleri helal yoldan ticaretini yapan Malay, Güceratlı, Bengalli, Koromandelli, Sri Lankalı, Acem, Arap, biraz da Türk tüccarları önemli hizmetlerde bulundularsa denizcilerin birlik ruhu Malaka’da, Riau’da, Cohor’da, Açe’de, Banten’de, Mataram’da, Makassar’da, Ternate’de, Patani’de, Sulu’da, Brunei’de asır be asır varlıklarını sürdürmüştür.

“Geçmişte atalarımız Batı’dan Doğu’ya, hem kara yoluyla hem deniz yoluyla ulaşarak ümmet olgusunun yeşermesine, canlanmasına vesile oldular…”

Geçmişte atalarımız Batı’dan Doğu’ya, hem kara yoluyla hem deniz yoluyla ulaşarak ümmet olgusunun yeşermesine, canlanmasına vesile oldular. Bu anlamda, Doğu Afrika-Arabistan sahillerinden Basra Körfezine, Batı Hindistan’a, Sri Lanka’ya, Bengal’e, Patani’ye, Sumatra’ya, Malaya’ya, Cava’ya, Mindanao’ya ve ötelerine ümmet idealiyle ulaşırken; öte yandan karadan Anadolu’dan Orta Asya’dan Kuzey Hindistan’a oradan Bangladeş’e ve de Çin’e ve Japonya’ya kadar ulaşarak yüzyıllarca süren bir etkileşime imkân sağladılar. Bu etkileşim sayesindedir ki, düşüncelerimiz, duygularımız bir olmuş, bütünleşmiş, dünyaya örnek olmuşuz. İlmimizle, kültürümüzle, mimarimizle, ticaretimizle, denizciliğimizle, sanatımızla başka dünyaları kendimize hayran bırakmışız.

“İslam’ın içinden geçtiği zorlu süreçleri atlatabilmenin yegane yolu, birliğimizi, beraberliğimizi yeniden inşa etmekten geçiyor…”

Bizler yüzyıllar boyunca bu topraklarda sadece İslam birliğini değil, pek çok Hıristiyan ve Yahudi mezhebine ev sahipliği yapmak, kucak açmakla aynı zamanda büyük bir insanlık örneğini sergiledik. Sizler Malay dünyasında az önce verdiğim örneklerde olduğu gibi yüzyıllar boyunca en dinamik ticaret şehirlerinde İslam kültür ve medeniyetini yükseltirken, bölgenin önemli dini yapıları olan Budist, Taoist, Hindu ve diğer din ve inanç mensuplarıyla bir arada barış içerisinde yaşamanın örneğini sergilediniz. Sizlerin de yakinen bildiği gibi, uzunca bir süredir İslam coğrafyası çalkantılı bir dönem yaşıyor. İki yüzyıldır yaşanan travmalar da bizim tarihimiz. Bundan kaçamayız. Bu geçmişle yüzleşmek, bir İslami vecibedir aynı zamanda. Bu yüzleşme, bizi bugün kendi ayaklarımız üzerinde nasıl durabileceğimiz sorusuna cevaplar bulmaya sevk ederken, umulur ki, çocuklarımıza ve torunlarımıza daha sağlıklı toplumlar bırakmamıza da vesile olacaktır. Bu dönemleri atlatabilmemizin yegâne yolu, birliğimizi, beraberliğimizi yeniden inşa etmekten geçiyor. Bunun için kaybettiğimiz değerlerimizi yani, kendimizi yeniden keşfetme sorumluluğumuz kadar, kardeşlerimiz olan diğer Müslümanları da yeniden tanıma çabası içinde olmamız gerekiyor.

“Bizler halis niyetle, yıldırıcıların yıldırmasından korkmadan birliğimizi nasıl sağlayabileceğimiz konusunda kafa yormalıyız…”

Bizler halis niyetle, yıldırıcıların yıldırmasından korkmadan, ürkmeden önce kendi mahallemizde, köyümüzde, kasabamızda, şehrimizde, iş yerimizde, okulumuzda, medresemizde birliği nasıl sağlayabileceğimiz konusunda kafa yormalıyız. Birliğimiz bütünlüğümüz için bizzat çaba göstermeliyiz. Ancak bu şekilde yerelden ulusala, ulusaldan bölgesele ve küresele ulaşacak bir İslam ümmeti vizyonunu hayata geçirebiliriz. Birliğimizin temeli elbette ki tarih boyunca bütün Müslümanların takip ettiği Kur’an ve Sünnet yolu, yani İslâm’ın ana yolu olmalıdır. Bunu destekleyen güçlü tarihsel ve geleneksel yapılarımızı bugüne en güzel, en sağlam bir şekilde nasıl aktarabiliriz, bunun düşüncesi ve çabası içerisinde olmalıyız.

“İslam’ın evrensel değerleri Müslümanların azınlıkta veya çoğunlukta olmalarına göre değişmez, ancak öncelikler ve sorumluluklar farklılaşabilir…”

Asya-Pasifik bölgesinde Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu bölgelerin yanında azınlıkta oldukları yerler de vardır. İslam’ın evrensel değerleri Müslümanların azınlıkta veya çoğunlukta olmalarına bağlı olarak değişmez, ancak öncelikler ve sorumluluklar hiyerarşisi farklılaşabilir. Sistemi Müslümanların kurduğu ülkelerde adalet, şefkat, merhamet, meşveret gibi değerler öne çıkarken, azınlıkta yaşadığımız bölgelerde kardeşlik, dayanışma, temsil, îsâr, sabır gibi değerler öne çıkmalıdır. Özellikle azınlık olarak hayatiyetini devam ettirme mücadelesi veren kardeşlerimizi daha yakından tanımak arzusundayız.

“Türkiye sizin evinizdir. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak her türlü yardımlaşmaya açığız…”

Türkiye sizin evinizdir, siz burada misafir değil, ev sahibisiniz. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı olarak bütün sivil toplum kuruluşlarımızla kendi hizmet alanlarımızda her türlü yardımlaşmaya açığız. Hangi konularda siz bize yardımcı olabilirsiniz, hangi alanlarda biz size destek olabiliriz, bu toplantıda bütün bunları enine boyuna müzakere etmeliyiz. Üç gün sürecek birlikteliğimizin bizlerin yeniden daha güçlü bir şekilde kaynaşmamıza vesile olacak ilk adımları atmamızı sağlayacağına inancım sonsuzdur. Bu vesileyle binlerce kilometre öteden davetimize icabet edip geldiğiniz için bir kez daha teşekkür ediyorum. İnşallah bu güzelliği Latin Amerika’dan Pasifik’e kadar tüm Müslüman toplumların liderlerini, hocalarını, güzide insanlarının en azından bir bölümünü bir araya getirmenin gayreti ve hizmeti içerisinde olacağımızı belirtmek isterim.

Zirveye 37 ülke katıldı…

Diyanet İşleri Başkanlığı Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünce düzenlenen ve dört gün sürecek zirveye 37 ülkeden 125 üst düzey dini temsilci katıldı.

8 oturum halinde dört gün süresince, ‘Bölgesel Ölçekte Müslümanlar; Sorunlar, Çözüm Önerileri, İşbirliği İmkanları’, ‘Müslüman Dini Kurumlarda Din Eğitimi Hizmetlerine Yönelik Sorunlar, Çözüm Önerileri, İşbirliği İmkanları’, ‘İslam Dünyasında Yeni Düşünce Formları ve Asya Pasifik Ülkeleri Müslüman Milletlerine Olumsuz Etkileri’, ‘Ortak Sorunlar Temelinde Müslüman Dini Azınlıklar ve İslam Dünyasının Geleceği’, ‘Ülke Temsilcileri Genel Sunumu’, ‘İslam Dünyasında Derinleşen Dini Sorunlar; İslam Karşıtlığı ve Kendini Savunma Stratejileri Karşısında Tutarlı ve Yaşanabilir Bir Medeniyet Tasavvuru’ konuları masaya yatırılacak.

 

 

İslam dünyasının bugün yaşadığı gelişmeleri iki ana başlıkta ele alan Kurtulmuş, “İslam dünyasının, bütün suçu dışarıya yüklemeden, öncelikli olarak İslam ülkelerinin kendi iç sorunlarının kaynaklarını iyi keşfetmesi gerekiyor. İslam dünyasında siyasi rejimlerin otoriterliğinden, ekonomik ve siyasi olarak istikrarsızlığa, toplumlar arasındaki eğitimsizlikten, bilimde, sanatta geriliğe kadar birçok problemleri yaşıyoruz ama esas itibarıyla iç faktörlerimizi bir cümlede özetlemek gerekirse İslam dünyası marufun egemenliğini bir kenara bırakıp, başka konulara saptığı için marufu egemen kılamadığı için kendi içerisinde maalesef çok büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Emr-i bil maruf dediğimiz şey, sadece ‘namaz kılın, oruç tutun’dan ibaret değildir. Maruf, makul akıl ve vicdan sahibi her insanın, fıtraten kabul edebileceği doğruları ikame etmek, ortaya koyabilmek demektir” değerlendirmesinde bulundu.

İslam medeniyetinin, marufun egemenliğinin adalet, özgürlük ve sorumluluk olarak üç temel ayak üzerinde olduğuna vurgu yapan Kurtulmuş, adaletin sıhhat şartının eşitlik olduğunu ifade etti.

Adaletin, bir toplumun en güçsüz, kimsesiz ve çaresiz insanının hakkını o toplumun en güçlüsünden alarak, o hakkı ona teslim etme gücü olduğunu anlatan Kurtulmuş, adaletin bireysel olarak temennilerden ibaret olmadığını söyledi.

Kurtulmuş, “Adil insan olmak önemlidir ama aslolan İslam toplumlarının adil toplumlar olmasıdır. Bugün İslam toplumlarının en çok kaybettiği hususların başında sadece maddi kaynakları gelmiyor. Sadece sömürüyle zenginliklerine el konulması gelmiyor. İslam dünyasının en önemli sorunlarının başında, marufun ilk şartı olan adaletin, adalet duygusunun geri kalmış olması, geri gitmiş olması kalıyor” dedi.

Eşitlik duygusunun olmadığı adaletin, soyut bir adalet olduğuna işaret eden Kurtulmuş, Allah’ın yarattığı herkesin, her kavmin, her etnik yapının yaradılışta “hazreti insan” olarak eşit olduğunu kaydetti.

Geçmiş İslam medeniyetlerinin çok kültürlülüğü rahat şekilde yaşatabildiğini, Endülüs Emevilerinin, Müslümanları, Hristiyanları ve Yahudileri 8 asır boyunca birlikte barış içerisinde yaşattığını anlatan Kurtulmuş, Osmanlı İmparatorluğu‘nun 6 asır boyunca tüm insanları birlik ve bütünlük içerisinde yaşattığını aktardı.

Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş, her gün kan akan Filistin topraklarını içeren topraklarda, yaklaşık 4 asırlık Osmanlı hakimiyeti sırasında Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudilerin eş değer insanlar olarak hürmet gördüğünü, barış içerisinde yaşadığını dile getirerek, marufun egemenliğinin ilk şartının adaleti eşitlik ilkesi prensibi içerisinde ikame edebilmek olduğunu belirtti.

“Özgürlük İslami irfanın en temel özelliklerinden birisidir”

Marufun ikinci temel ayağının özgürlük olduğuna, özgürlük olmadan marufu ayakta tutmanın mümkün olmadığına dikkati çeken Kurtulmuş, “Allah insanları bu kadar çok kendisine varlığını muhtaç etmiş olmasına rağmen insanların her birini zorunlu olarak mümin yaratmadı. Bu irade-i cüz’iye olmasaydı yani Allah’a inanıp inanmama, Müslüman olup olmama noktasındaki tercih hakkı olmasıydı kainatın yaradılış hikmeti belki ortada kalmayacaktı. Onun için özgürlük İslami irfanın en temel özelliklerinden birisidir” ifadelerini kullandı.

Kurtulmuş, özgürlüğün sadece insanlarla ilgili kısmının değil, insanları diğer insanların sultasına girmekten engelleyen bir tarafının da olduğunu kaydederek, “İslam, irfanı gereği insanları kendi seçimlerinde özgür bırakırken, aynı zamanda insanların başka insanlar üzerinde tasallut kurmalarını da engellemiştir” dedi.

Numan Kurtulmuş, marufun toplumsal düzen bakımından üçüncü temel ayağının sorumluluk bilinci olduğunu, Kur’an-ı Hakim’in insanlara bireysel sorumluluk yüklediğini anlattı.

İslam topluluklarıyla Müslüman ülkelerin kendi toplumsal sorumluluklarını yerine getirmeden dua ederek Cenab-ı Allah’ın kendi kaderlerini değiştireceğini zannetmemesi gerektiğini ifade eden kurtulmuş, şöyle devam etti:

“Allah bir toplum kendi içinde olanı güzele değiştirmediği sürece onun halini iyiliğe tebliğletmez. Bütün insanlık tarihi boyunca Ashab-ı Kehf dışında hiçbir zümreye, Cenab-ı Allah’ın icabını yerine getirmeden sadece dua ettiler diye bir sonuç verdiği, onları zafere ulaştırdığı görülmemiştir.”

“Terör yeni dönemlerin dış politika araçlarından birisi haline gelmiştir”

Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş, İslam dünyasının öncelikle kendi iç sorunlarına bakması gerektiğini belirtti.

“Din nasihattir” hadisini hatırlatan Kurtulmuş, “Acaba hangi İslam ülkesinde, ne şekilde sadece sıradan halk için değil ülkeyi yönetenlere karşı bu nasihati yapabiliyoruz? Aynı şekilde İslam ülkeleri istişareye ne kadar açık bir toplumsal düzen içindedir? Yine istişareden başka önemli meselelerimizden birisi de karşılıklı rıza ile mutabakat sağlamaktır. İslam toplulukları bugün kendi iç sorunlarını çözme yeteneklerini kaybediyorsa, acaba karşılıklı rıza ile biz sorunlarımızı nasıl çözebiliyorduk geçmişte? Bunların yeniden gözden geçirilmesi gerekmez mi?” dedi.

İstişarenin en temel hususlarından birisinin de ittifak olduğunu aktaran Kurtulmuş, ittifakın hangi şartlarda geliştirilebileceğinin uzun şekilde tartışılması gerektiğini vurguladı.

Kurtulmuş, İslam topluluklarının yaşadıkları sıkıntılarda dış faktörlerin de önemli olduğuna da işaret ederek, İslam dünyasının geçmişin kolonyalist anlayışların sıkıntılarını çektiği gibi bugünkü postkolonyal anlayışların saldırılarıyla da karşı karşıya olduğunu aktardı.

İşgallerin İslam coğrafyasına büyük zararlar verdiğini anımsatan Kurtulmuş, işgaller meselesine karşı da çok uyanık olmak gerektiğini ifade etti.

Terörün de yeni kolonileştirme araçlarından birisi olduğunun altını çizen Kurtulmuş, “Daha açık söyleyeyim; terör yeni dönemlerin dış politika araçlarından birisi haline gelmiştir” dedi.

Kurtulmuş, terörün nasıl bir siyasi araç haline getirildiğinin son örneğinin Suriyetopraklarında görüldüğünü belirterek, “Suriye toprakları, 2011 yılından bu yana bir takım küresel ve bölgesel güçlerin satranç tahtası haline döndürülmüştür. Suriye‘de 330 bin insan hayattan kopmuş, öldürülmüştür. 2 milyon Suriyeliye, Türkiye olarak ev sahipliği yapıyor dostluk, kardeşlik vazifemizi yerine getiriyoruz ama yaz aylarında gördünüz, Suriyeli mülteciler meselesi, sadece Türkiye‘nin meselesi değil bütün Avrupa‘nın, bütün dünyanın meselesi haline gelmiştir. Sadece Suriyeli mülteciler değil dünyanın birçok yerinden de mülteciler önümüzdeki 10 yıllar boyunca sorun olmaya bu gidişle devam edecektir” diye konuştu.

“Terör örgütlerinin iyisi, bize yakını, bize uzağı olmaz”

Suriye‘nin sürdürülen “vekalet savaşı” nedeniyle adeta “örgütler konfederasyonu” haline geldiğini söyleyen Kurtulmuş, “Burada bir kere daha açıkça şunu ortaya koymamız lazım ki bizim için. Allah’a inanan, Hazreti Peygamberi rehber edinen insanlar için terörün farklısı olmaz. Terör kim olursa olsun ister Müslüman, ister Hristiyan, ister Yahudi ister başka dinden terör terördür, teröristler teröristlerdir, terör örgütlerinin iyisi, bize yakını, bize uzağı olmaz. Hepsi lanetliktir. Hepsi insanlık suçu işliyor” değerlendirmesini yaptı.

İslamofobinin de sistematik olarak geliştirildiğini belirten Kurtulmuş, konuşmasına şöyle devam etti:

“Ne yazık ki bu karanlık odaklar hem de İslam adına terörü kullanan bu canilerden yardım alarak onlardan destek alarak bütün dünyada İslamı mahkum etmeye çalışıyorlar. Sanmayın ki terör adına, Allah adına cihat ettiğini zannederek bu terörü körükleyenlerle, teröre alet olanlarla İslamofobyayı bir araç olarak Müslümanlara karşı kullananlar farklı çevrelerden beslenmiyorlar. Her birisinin ipi aynı ele uzanıyor, her birisi aynı odanın, karanlık odanın insafından, aklından çıkmış ürünler olarak ortada geziniyorlar. Bunlara karşı kötü bir durumdayız diye bunları söylemiyorum. Vahim durumdayız. Doğru ama onların aklı varsa bizim de aklımız var. Onlarda olmayan bir şey daha var Müslümanlarda; ona da feraset derler.”

İslam dünyasının en önemli meselelerinden birisinin Filistin olduğunu dile getiren Kurtulmuş, “Bu ortak bilinci kuvvetlendirecek en önemli sembollerimizden birisi de Filistin davasını asla unutmayacağız. Neresi üzerine konuşursak konuşalım, ister Asya-Pasifik, ister Avrupa, ister Orta Asya ister Latin Amerika, nerede hangi Müslümanın meselesini konuşuyorsak konuşalım bileceğiz ki Müslümanların meselelerini konuşurken bir numaralı meselemiz Filistin davasıdır ve Mescid-i Aksa’nın özgür hale gelmesidir” şeklinde konuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir